close
Share with your friends

2K: Korumacılık ve kurlar

2K: Korumacılık ve kurlar

Son dönemde artan korumacılık ve ülkesellik uygulamalarıyla birlikte kurlarda yaşanan dalgalanmalar, firmalar için hem fırsat hem de kriz ortamı yaratıyor

İletişim

Murat Palaoğlu

Gümrük ve Dış Ticaret Hizmetleri Bölüm Başkanı

KPMG Türkiye

İletişim

İlgili içerik

Gümrük ve küresel ticaret tarihinin en popüler dönemini yaşıyor. Şüphesiz bu popülaritenin temel kaynağı şirketlerin ve ekonominin gündeminde geniş yer alması, hızla değişen dengeler ve kurallara iş dünyasının uyum sağlama çabası. Pazarlama departmanından finansa, vergi bölümünden üst yönetime kadar şirketlerin ajandasında gelen yeni vergiler ya da ihracat pazarlarında çıkan yeni engeller, uygulama ve mevzuat değişiklikleri veya kırılgan kurlar yer alıyor. Sabah uyandığında ürün maliyetlerinde ciddi bir artışla karşılaşan ya da ihracat pazarlarında önemli bir değişiklik olan sektörlerin sayısı durağan olanlardan daha fazla.

İnovasyona ve Ar-Ge’ye konsantre olması gereken şirketlerin gündemini hızla değişen kurallar ve dengeler belirleyince, esasen enerji savunma odaklı harcanıyor ve bundan gerçek bir kazanan olmuyor.

Son dönemlerde özellikle gelişmiş ülkeler tarafından uygulamaya konulan korumacı dış ticaret politikaları ve Brexit gibi bölgesel ayrışmalar gündemdeki yerini koruyor. Ticaret savaşlarının hızlandığı bu dönemde Serbest Ticaret Anlaşması (STA) bulunan ve bulunmayan ülkeler arasında küresel ticarette geçişler olacağını, tedarik zincirinin ve maliyetlerin bundan etkileneceğini beklemek yanlış olmaz.

Maliyetler artıyor

Bir yandan serbest ticareti hızlandıracak biçimde STA’lar imzalanırken, ülkeler teknolojinin ve dijitalleşmenin nimetlerinden sonuna kadar faydalanmaya çalışıyor. Dış ticaret faaliyetleri sırasında istenilen pek çok belgenin elektronik ortamda düzenlenmesi, veri paylaşımı gibi yeniliklerle ticaretin önündeki bürokratik engelleri aşmaya dönük projeler hayata geçiriliyor. Türkiye de bu bağlamda hızlı bir atılım içinde. Buna karşın geçtiğimiz yıllardan itibaren Türkiye de ilave gümrük vergisi, ek mali yükümlülük, tarife uygulamaları gibi koruma araçlarına sıkça başvurmaya başladı. Kimi zaman mütekabiliyet gereği kimi zaman da menşe saptırmalarına karşı korunma amacıyla getirilen bu önlemlerle ithalat maliyetleri giderek arttı.

CEO’lar endişeli

Korumacılık ve ülkeselliğin gündemde daha geniş yer tutmaya başladığı 2018 yılında, dünya ticaretinin büyüme hızı 10 yıldan sonra ilk kez yüzde 1,6 ile küresel hacminin yüzde 2,3’lük büyüme hızından daha düşük gerçekleşti. Çok uluslu şirketler eliyle büyüyen küresel ekonomide, küresel ticaret ve serbest ticaret anlaşmaları büyümenin motoru oldu.

Son dönemde uzun yıllar süren müzakerelerle elde edilen STA’lar veya girişimlerin çok kısa bir sürede rafa kalktığını gözlemlemek CEO’larda da endişe yaratmışa benziyor. Örneğin yıllarca müzakere edilen ve küresel ticaretin yarısını entegre etmesi beklenen, AB-ABD arasındaki ‘Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nın (TTIP) bir tweet ile rafa kalkması, bizim uzun yıllar entegre olduğumuz AB’den Birleşik Krallık’ın ayrılması, ticaret savaşlarıyla maliyet ve süre kontrolünün kaybedilmesi bu kaygıyı artırıyor.

KPMG 2018 Küresel CEO Araştırması’na göre yatırım ve büyümenin öncelikli alanı gelişmekte olan ülkeler, ancak yapılan araştırmalara göre ticaret savaşlarının etkilerinin en çok gelişmekte olan ülkelerde görüldüğü dikkate alındığında, korumacılık ve ülkeselliğin CEO’ların büyüme hedeflerini de tehdit ettiğini söylemek mümkün.

Bunun yanında jeopolitik riskler, tedarik kanalları ve ihracat pazarları anlamında bir öngörülmezlik yaratıyor. Jeopolitik riskler ve uluslararası siyasetin sonuçlarının kısa zamanda ortaya çıkan ticaret engellerine yol açtığını da dikkate aldığımızda talep veya istikrarsızlık dışında ticaret savaşları da şirketlerin iş planlarında belirsizliğe neden olabiliyor.

Krizin doğuracağı fırsatlar

Şirketlerin alternatif tedarik kanalları ve pazarlar bulmalarının yanında süreçlerini uyum ve efektif olma noktasında çok iyi tasarlamaları ve inovasyona odaklanmaları gerekiyor. Korumacılık veya ilave gümrük vergileri gibi ülkeselliğe dair her değişikliğin başka fırsatlar içerebileceğini de dikkate almak gerekiyor. Örneğin Türk şirketlerin bir yandan Brexit’in nasıl bir risk getireceği konusunda maliyet\risk yönetimine konsantre olması ve bunu önden planlaması, etki analizi yapması gerekirken, diğer taraftan Brexit sonrası AB ülkeleriyle eşit duruma geleceği için rekabette elde edeceği görece avantajı değerlendirmeye de odaklanması gerekiyor.

Tüm bu gelişmelerin yanında kurdaki dalgalanmalar da küresel ticarette ciddi bir belirleyici olarak öne çıkıyor. Bu dalgalanmanın tetiklemesiyle daha önce uygulanan ‘ihracat bedellerinin yurda getirilmesi’ kuralı da yeniden hayatımıza girdi.

Uygulama beklenen etkiyi yaratmıyor

2008 yılında kaldırılan bu kural 4 Eylül’den itibaren yeniden uygulanmaya başlandı. Yeni düzenlemeye göre 6 ay süreyle ihracat bedellerinin yüzde 80’inin en geç 180 gün içerisinde Türkiye’de bir bankaya satılması gerekiyor. Bu uygulamanın kurların dengelenmesine etkisi kesin olarak bilinmemekle beraber, bankaların ve şirketlerin uygulamalarını bu kurala göre şekillendirdiğini söylemek mümkün.

Ancak, Türkiye’de ihracatın yarısından çoğunun ithalata bağlı olduğunu unutmamak gerekiyor. Hem ara mal hem hammadde ithalatında meydana gelen maliyet artışı ve belirsizlikler ihracatçının rekabetçiliğini etkiliyor. Dolayısıyla ithalata konmaya çalışılan engel ihracatçıyı da etkileyebiliyor. Bunun yanında ihracatçıların vade imkanlarını kısıtlayan 180 günlük süre sınırının etkilerinin takip edilmesi gerekiyor. Ayrıca ithalatta vade söz konusu olduğunda istisnalar dışında yüzde 6 KKDF kesintisi yapılıyor.

Bir yandan ihracatçının vadelendirme olanağı kısıtlanıp ihracat karşılığı dövizin Türkiye’ye gelmesi sağlanmaya çalışılırken, diğer yandan ithalatta vade olduğunda KKDF kesintisi yapılarak ithalatçının bu vergiyi ödememek için peşin ithalata yönlenmesi sağlanıyor. Dolayısıyla ithalatçı satıcıdan faizsiz bir vade almış olsa dahi bu imkanını kullanamıyor ve ithalat karşılığı dövizi daha hızlı yurt dışına çıkartıyor. Yani bu iki uygulama sonuçları itibari ile çelişiyor.

Bu çerçevede ithalat maliyetlerinin biri olan Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu adı altında yapılan yüzde 6’lık kesintinin azaltılması ya da kaldırılması da düşünülmesi gereken bir alternatif olarak öne çıkıyor. Özellikle Türk Lirası ithalatın teşvik edilmesiyle ele alındığında, TL ithalatlarda KKDF kesintisi yapılmamasının yerinde bir hamle olacağı söylenebilir.

Bize ulaşın

 

Want to do business with KPMG?

 

loading image Teklif talebi