close
Share with your friends

Liman işletmeciliğinden madenciliğe, enerjiden kimyaya pek çok sektörde faaliyet gösteren Yıldırım Holding’in İcra Kurulu Başkanı Yüksel Yıldırım, KPMG Gündem’in sayfalarına konuk oldu. Yıldırım, neredeyse 40 yıldır durmak bilmeden devam eden zirve yolculuğundaki ana durakları, iş hayatındaki dönüm noktalarını anlattı. Yıldırım, “Başarının sırrı risk almak kadar o riski yönetebilme yeteneğinde saklı” diyor. Çünkü riski yönetmek de bir mühendislik gerektiriyor.

Kendinizi biraz anlatır mısınız? Nasıl bir aile, nasıl bir çocukluk, nasıl bir eğitim? 

1961 yılında Sivas’ta doğdum. 2,5 yaşındayken Samsun’a taşındık, ben Samsun’da büyüdüm. 5 yaşındayken trafik kazası geçirdim, ölümden döndüm. Çocuklarla sokakta oynarken bana araba çarptı. Öldü diye hastaneye götürmüşler, kurtuldum. Okula erken gitmek istedim, yaşım küçük diye almadılar. Adım İsmail’di, hızlı bir şekilde yaşımı büyütmenin yolunu buluyorlar. Dayım nüfus dairesinden birini arıyor. ‘Hiç uğraşma, bunu öldü yapalım, İsmail öldü ve geç kayıtlı Yüksel diye bir çocuk doğdu gibi kayıt yapalım’ diyorlar ona. Böylece 1967 yılında 01.01.1960 tarihli nüfus kağıdı veriyorlar ve adım da Yüksel oluyor. İlkokula kadar İsmail, ilkokuldan sonra Yüksel oldum yani. 

İlkokul, ortaokul ve liseyi Samsun’da okudum. Ders çalışarak, sokakta oynayarak ve babamın işlerine yardım ederek vakit geçirdim. Sonra İTÜ’yü kazandım, Makine Fakültesi’ne gittim. 1978 girişliyim, 1983’te mezun oldum ve Eylül’de ABD’ye gittim. Hem İngilizce öğrenmeyi hem de 2 sene yüksek lisans yapmayı istedim. Ama ben 10 sene kaldım. Okumayı sevdim, sonra doktoraya başladım. Baktım aile baskısı var. Doktorayı bıraktım ve 5 yıl mühendis olarak çalıştım. Çünkü Türkiye’ye döndüğümde ne yapacağımı bilmiyordum ama mühendislik yapamayacağımı biliyordum. Mayıs 1993’te tekrar Samsun’a döndüm ve 1997’ye kadar Samsun’da kaldım. 1997’de İstanbul’a taşındım. 22 senedir de İstanbul’dayım. 

Yurt dışındaki eğitim size ne kazandırdı? Hangi kelimeyle ifade edersiniz? 

Tek kelimeyle ‘çok’. Ben İTÜ’de 1980 döneminde okudum. 80 ihtilali oldu, yapı değişti Türkiye’de. Biz bilgisayarı görmeden üniversiteden mezun olduk. Ben ABD’de bilgisayarla tanıştım. Bilgisayarı, teknolojiyi, ders çalışmayı ABD’de öğrendim. Üniversitede bakış açısını öğrendim. Türkiye’de sorular hep ‘nedir’ diye sorulur. Ama ABD’de ‘niçin, nasıl’ diye sorulur. Bir şeyi öğrenirken bunu niçin yapmak gerekiyor, neden öğrenmek gerekiyor ve nasıl kullanmak gerekiyor. Bunlar önemli, bakış açısını kazandım. ABD’de üniversite ve sanayi arasında bir köprü var. Hoca, endüstride çalışmasa da araştırma, proje yapıyor. Bu yüzden direkt veya dolaylı olarak sanayiyle berabersiniz. Onun için ABD’de bakış açısının ne kadar geniş olduğunu gördüm. Öğrencilik dönemimde aldığım bazı dersler benim hayatımda çok önemli. Mesela, mekatronik dersi aldım, makineyle elektroniğin karışımı. ‘Manufacturing’de otomasyonların yapım şekillerini ve programlanmasını öğrendim. Aslında karar verme mekanizmasını öğreniyorsunuz. Robotik öğrendim, bütün hayatı matris üzerine kurmayı öğrendim. Programlamayı çok iyi öğrendim. Düşünce tarzı öğretiyorlar. Sonuca ulaşacaksınız ama nasıl? Sorular sorarak evet ve hayırlarla gideceğiniz hedefe varıyorsunuz. Bunların hepsini iş hayatımda uyguladım. ‘Çok’ dediğim şey bu işte. Başarımın arkasındaki sır bu bence. 

Başarının sırrı risk almak kadar o riski yönetebilme yeteneğinde saklı. Çünkü riski yönetmek de bir mühendislik gerektiriyor.

Yüksel Yıldırım
Yıldırım Holding
İcra Kurulu Başkanı

‘Risk’i nasıl tanımlarsınız? Risk almakla ilgili hayat tecrübelerinizden kalan tavsiyeler var mı? 

Klasik olacak ama Çincede risk ve fırsat aynı kelime… Ben de aslında öyle görüyorum. Bu şirket hep kriz dönemlerinde büyüdü. Aldığımız riskleri yönetip fırsata çevirme yeteneğimiz var. Risk alıyorsam bir fırsat da görüyorum. Basit kararlardan bahsetmiyorum çünkü bisiklet sürmek bile risk… Her an bir şey olabilir. Ama sen onu bir ihtiyaç için yapıyorsun ve o riski kontrol ediyorsun. İşin özü bu bence. Sağa sola, önüne arkana bakıyorsun… İş dünyası da böyle. Ben hep geçmişle ilgilenirsem ileriye gidemem. Çok hızlı büyüyen bir grubum. Farklı şeylere odaklanacağıma hep koyduğum hedefe nasıl ulaşırım, bir sonraki hedef ne olmalı, bunu nasıl yapılandırayım, bir başarı hikâyesi nasıl çıkarırım diye hep önüme baktım. Problem çözme yeteneğiniz yüksekse, analitikseniz, pazarı iyi okuyabiliyorsunuz, geçmişe değil geleceğe bakıyorsanız, başarılı olmamanız imkansız. 

ABD’de öğrendiğim karar alma mekanizması bana hayatta çok yardımcı oluyor. İş hayatında en kötü şey kararsız olmak. Ben risk almayı seviyor muyum? Evet, seviyorum ama körü körüne değil. Ölçerek, biçerek yani mühendislik yapıyorum. 

Risk dediniz, karar alma dediniz, geleceği okuma dediniz… Kömür ticaretinden liman işletmeciliğine geçiş nasıl oldu? Nasıl karar aldınız? 

Benim için çok basit ama dışarıdan bakanlar için garip geliyor. Bir kere kömür bir ithalat işiydi. Rusya’da kömür limana geliyor, limandan gemiye yükleniyor, gemi Karadeniz’e geçiyor, Türkiye’de limana geliyor, o limanda boşalıyor. Sonuçta ‘limandan limana’ bir iş var. Bizim kargomuz geldiğinde limanlara gidiyorduk. Ben ABD’de Mitsui grubunda çalışırken vinç dizayn ettim, patent aldım. Kaliforniya’da yaşarken limanlara gidip liman operatörlerinin vinçlerine servis veriyorduk. Devasa limanlar… Orada görüyorsun. Gemiler, makineler işliyor, kapı hareketleri… “Ben olsam şunu yapardım, bunu yapardım” diyorum ama param yok. 10 yılda yeterince para kazandım iş hayatımda. 2003’te hükümet Türkiye’de özelleştirmelere hız verdi. O zaman biz Trabzon limanına talip olduk, kazandık ama iptal edildi. Sonra STFA Holding aracı vasıtasıyla bana ulaştı. Limanlarını satıyorlardı. Gebze’de eski bir tersaneydi. Ufacık bir limanla işe başladım. Sonra yanındaki limanı aldım. İkisini birleştirip konteyner limanı yapacağım, dedim. Kimse inanmadı. Çünkü o gün Asya bölgesinde konteyner limanı yoktu Haydarpaşa’dan başka. Ben bir ilki yaptım. Sonra müşterileri getirdim, yaptığım servis derken işler büyüdü. Yani kömürcü biri aslında limancılığa geçmedi. Ben girişimci olarak limancılığı seçtim. Kadere ve şansa inanırım. STFA Holding bana gelmese, ben paramı başka bir yere harcayacaktım, liman almayacaktım. Ama o gün sevdiğim bir işe para koyduğum ve oradan nasıl para kazanacağımı bildiğim için geçen sene dünya 12’ncisi olduk. Böyle bir başarı hikâyesi yazmak kolay değil. 

Lloyd’s List her sene ‘En Güçlü 100 İnsan’ı seçiyor dünyada. Orada 9 senedir peş peşe listeye girdim. Tek Türk’üm. Bu sene ilk defa Şadan Kaptanoğlu girdi kadın olarak. Limancılıkta beni dünyanın 7’ncisi seçtiler, en güçlü 7’nci adamım konteyner terminal işletmeciliğinde. Bunlar kendiliğinden olmuyor. 

Madencilik sektöründe neler yapıyorsunuz? Ne görüyorsunuz, eksik ya da yararlı bulduğunuz neler var? 

Madencilik deyince sektörün çok geniş bir kapsamı var. Madeni alıyorsun, ya yer altı madeni ya da açık ocak diye işletiyorsun. Bu madenciliğin altındaki kırılımlar, mineraller. Altın madenciliği yaparken farklı, gümüş-altın benziyor, kömür farklı, demir cevheri farklı, bakır farklı, krom… O madeni çıkarıyorsun ama sonra o katma değeri yaratabiliyor musun? İşlemden geçirip o katma değeri yaratırsan, ham satacağına bir türev üstünü yapıp satmak, orada bir değer yaratıp satmak daha farklı. Türkiye’de biz onu yapıyoruz. Entegre yapılanma yok Türkiye’de. Madencilik deyince ilk akla gelen Avustralya ve Kanada… 

Yıldırım Holding olarak hangi sektörlerde faaliyettesiniz? Kaç ülkedesiniz, toplam istihdam nedir? 

İstihdam her sene artarak 14 bine yaklaştı. Birkaç sene önce 11 sektördeydik. Sonra bunu konsolide ettik şu an 9, yakında 8 olacak. Bazılarını birleştiriyoruz grup içinde. Şu anda 51 ülkedeyiz. Portekiz’de, Mozambik’te, Angola’da ofislerimiz var. Çin’de güneş doğarken Peru’da akşam oluyor. Güneş hiçbir zaman üstümüze batmıyor. Böyle büyük bir coğrafyada çalışıyoruz. Bir sürü farklı kurla çalışıyoruz sonuçta. Burası aile şirketi gibi görünüyor ama kurumsal bir yapı. Bütün iş profesyonellerle yürüyor, iyi de gidiyor.

Stratejik sektörlere yatırım yapıyorsunuz. Büyük krizleri atlattınız. Dünyanın en büyük uluslararası konteyner operatörleri arasındasınız. Küresel oyuncu olmak size heyecan veriyor. Bunun bir bedeli var mı? Nelerden vazgeçtiniz şimdiye kadar? 

En zorlandığım konu bu aslında. Küresel olmayı seviyorum gerçekten. Ama sosyalleşmede geriledim bu yüzden. Arkadaşlarımla çok fazla vakit geçiremiyorum, onlardan çaldığım zamanı işe koydum. Dengeleyebilmek en iyisi ama ben dengeyi çoktan kaçırdım. Çok çalışıyorum, iş olmasa da kendime iş yaratıyorum. Oturuyorum sektörle ilgili okuyorum, finans dünyasına bakıyorum. 

Aylar, yıllar çok hızlı geçiyor. Kaçırdıklarınızı yaşamak için zamanı geri alamıyorsunuz maalesef. ‘Keşke’ler var tabii ama beni mutlu eden şey bugün yaklaşık 14 bin çalışanım var. Aileleriyle birlikte düşünürseniz 40-50 bin kişi... Dolaylı istihdamı da kattığınızda neredeyse 100 bin kişiye destek oluyor bu şirket. 

Yeni yatırım planları var mı? 

Yeni bir sektöre girmeyi pek düşünmüyoruz artık. Sektör sayısını 8’e düşüreceğiz dedim ya belki ileride 5-6 olur. Küresel rekabet çok güçlü. Ama dikey büyümeyi devam ettireceğiz. Odaklandığımız alanlarda rakip ya da bize sinerji katacak firmaları satın almayı ve onları entegre etmeyi hedefliyoruz. O zaman güçlü büyüyeceğiz. 22 limanımız var şu anda, bu bize güç veriyor. Ne kadar güçlü olursanız iş yapıp karşılığını alabiliyorsunuz. Odaklandığımız 5 sektör var, buralarda büyümeyi planlıyoruz; metal ve madencilik, limancılık, denizcilik ve lojistik, gübre ve enerji… Liman ve metal-maden lokomotif sektörlerimiz, ondan sonra gübre ve denizcilik ya da enerji diye kendi içinde kırılıma giriliyor. Bu 5 sektörün etrafında kalacağız ama bunların yanında da finansal yatırımcı olacağız. Hedef, endüstriyel ve finansal yatırımcılık. Bu ikisini birleştirip yeni bir iş kurmak.